21 Nisan 2017 Cuma

MİASMA'NA GÖRE HANGİ HASTALIKLARI GEÇİREBİLECEĞİNİ YADA HAYATTA NELERE YATKINLIĞIN OLDUĞUNU BİLEBİLİRSİN

İÇ  NASILSA DIŞ DA ÖYLEDİR.  & MİASMA'NA GÖRE HANGİ HASTALIKLARI GEÇİREBİLECEĞİNİ  YADA HAYATTA NELERE YATKINLIĞIN OLDUĞUNU BİLEBİLİRSİN




İç nasılsa ,dış öyledir, dış, için sonucudur…
İnsanın iç dünyası dıştaki durumdan önce oluşur; böylelikle çevre neden değildir; hep olduğu gibi, yani  yankı platformu, etkileşim üzerine dış  içi yansıtır…Her şey ne yönde akmasını istiyorsa o yönde akar…Kişinin iç dünyası hastalık olarak açığa çıkar. (J. T. Kent)
Bu iddalı konu Miasma teorisinin temel kaynaklarından bir bilgidir . Şimdi gelin miasma teorisi de ne diyenlere genel bilgiler paylaşalım ...
Zihnin ve vücudun hastalığa tepki verme şeklidir. Miasma tehdite karşı defanstır. Hastalığın algılanış şeklidir. En basit hali ile yatkınlık genetik geçişlerdir.
Zihin ve beden aynı eksenin farklı kutuplarıdır  ve her insan bütün olarak fonksiyonu gösteren beden, zihinin varlığıdır.  Böylelikle miasma , sadece fiziksel bir defans değil, bunu yansıtan zihinsel de bir makyajdır.
Miasma teorisi, homeopatinin kurucusu Dr.Samuel Hahnemann ‘ın 1828 de basılan ‘kronik hastalıklar’ kitabına dayanır.



 Dr. Hahnemann , miasma teorisinin  12 sene sonunda en zor kronik vakaların ve hastalıkların araştırmalarının sonucu olarak ortaya çıktığını bildirir. Üç miasma kronik vakaların ve diğer bütün hastalıkların oluşmasına zemin hazırlar.
Homeopatinin keşfinden 30 yıl sonra 1790-1820 ye kadar Hahneman ( Homeopati nin kurucusu )fark ediyor ki akut hastalıklarda iyi sonuçlar aldığı halde kronik hastalıklarda bir türlü göze çarpan sonuçlar alamıyor.  Homeopatik ilaçların kullanımından sonra hastalık önce  geçiyor sonra yeni semptomlarla hastalık tekrarlıyor veya yıllık döngüde hastalık geri dönüyor.
 Hahneman dikkatli bir gözlem ve incelemeden sonra organizmada ilaçlarla ve beslenmeyle mücadele edilemeyen bir engelin var olduğunu farketti . Bu engelin adına da MİASMA dedi. Yani aslında  Soy ve Yatkınlık



Miasmalar tarihine baktığımızda ; miasma bilgisi aslında çok  eskilerden de biliniyordu ama bunu Hahnemann tarif etmiştir. Çok eski dönemlerde hastalar  temiz hava alan yerlere gönderilip hastalıklar önleniyordu. Miasma terimi ilk önce 17. 18. Yüzyılda kullanılmıştır. Kötü havanın hastalıklara sebep olacağı fikri eski yunanda bile vardı. Miasma teorisi İsa’dan önce 4. 5. Yüzyıla kadar dayanır. Hipokrat kötü havanın bir sürü mikrop barındırdığını ve  birçok hastalığa sebep olduğunu belirtmiştir. Galen kötü hava teorisini genişletip mutluluk dengesi denilen bir şeyden bahsetmiştir. Uyum dengesinden bahsetmiştir. Bu uyum orta çağda bazı insanların neden bulaşıcı hastalık oluşturduğunu kötü havayla açıklamıştır.

Tarihin ilk başlarından beri hastalık nedenlerini açıklamaya çalışıyoruz. Hipokrat insanda 3 çeşit sıvı vardır demiştir. Kan, safra, balgam(olgunlaşmamış balgam). Aç kalıp yemek yemezseniz bu balgam kana dönüşüp hayatta kalmamızı sağlar demiştir. Bu 3 sıvı arasında dengesizlik olursa hasta olunur. Aynı zamanda kötü havadan bahseder. Eğer saf insansanız dış etkenlerden etkilenmezsiniz. Hastalık içimizdeki dengesizlikten kaynaklanır. Bu bilgileri Hahnemann dahada ileri götürerek miasma teorisine oturtmuştur. Hahneman yaşam gücü yüksek insanların hastalanmadığından bahseder. Salgınlarda bazı insanlar hiç hastalanmaz. Hahnemann mikroplar gelip sizi hastalandırmaz der.  Mikroplar sadece yaşam gücünüzü harekete geçirmek için gelir demiştir.
Miasmanın başka bir tanımında ;Eğer Zarar verici bir ajan vücudun dengesini bozarsa vücut dengeyi yakalamak için bir takım mekanizmaları devreye sokar.Miasma organizmanın bir yaralanma ve ya bir enfeksiyona karşı verdiği bir reaksiyon ve ya tepkiler şablonu yada tepki verme şeklidir.



Bu da bu organizmanın doğasını, derinliğini , hızını, işleme ve yapısal seviyede aldığı yarayı önceden belirleyen, yatkınlık durumudur. Yani genetik geçişdir.
3 temel miasma dan bahsedilir. Daha sonra bunlara eklemeler yapılmıştır.
Organizma yıkıcı ve düşman saldırılara karşı devamlılığı sağlayabilmek için içte isyan başlatmak zorundadır, bazen bir parçasının duyarlılığını azaltır (PSORİK),
Ya da fazlasıyla çoğaltır (SİKOTİK), nedenleri genişletir ve ya tamamen yok eder, gevşetir ve ya katılaştırır ve ya bazı parçaları tamamen ortadan kaldırır. (SİFİLİTİK)
Klasik homeopati de  Miasmayı hastalığın anahtarı olarak tanımlar .
 Psora : Enflamasyonla karakterize olan hastalıklar (bronşit, artrit , konjunktivit, tüm cilt sorunları ile beraber, nezle, astım , akciğer zarı iltihabı, hidrosefali, mide ülserleri, sarılık, şişik lenfler, katarakt, diyabet, tüberküloz, epilepsi, ateş ve baskılanmış idrarı ve skrotal (testis) şişkinlikleri psorik olarak tanımlar)
Sycosis: Bu miasmanın arketipi siğildir ,siğilimsi bütün fazlalıkların ve büyümelerin de sorumlusudur,Fazlalıktan oluşan hastalıkla r( bening  tümörler, fibroid, ödem, yüksek kolesterol,Tansiyon)Yoksunluklar (varikoz damarlar, anemi, hipopigmentasyon, Stenosis, Ischaemic kalp hastalığı,    Chronic hypertension, Atherosclerosis, Hyperlipedemia, kalp genişlemesi, Filaria,  Benign akciğer tümörleri, Tuberculosis, kalınlaşmış plevra ,Hypothyroidism, Goitre, sinir Tümörleri, Neurofibromatosis
Sifilis: Yok edicilikle tanımlanan hastalıklar Bu miasma kan, iskelet sistemi, ve sinir sisteminin hastalıkları olduğu kadar, birçok psikolojik hastalıklar, alkolizm, depresyon, intihar dürtüleri, delilik, koku ve tat kaybı, körlük, sağırlık ve ülserasyonlardan da sorumludur.(yayılan kanserler, oto -immune hastalıklar, şizofreni vs.)
sonradan eklenen  temel miasmlar  Tüberculinium ve Carsinosine 'dir.
Miasma teorisine göre hangi miyazmayı taşıyorsanız o miasmanın altında ki hastalıklara yatkınsınızdır. Miasma teorisine göre herkes kanser olmaz yada herkes tüberküloz olmaz . Hastalıkta Yatkınlık en önemli kavramdır.

Klasik homeopati Miasmayı hastalığın anahtarı olarak tanımlar .
J.T Kent miasma konusunu tıbbın ötesine bir yerlere koyar, psoranın kökü fizikselden metafiziğe kadar uzanır.Miasmalar sipiritüel kaynaklıdır , bakteri kaynaklı değil.Kent psorayı düşünürken içimizdeki şeytan veya günah olarak düşünür.
Miasma nın değişik bir tanımı;Miasma, Budizm’in ego kavramıyla, Hristiyanlığın şeytan kavramının homeopatik karşılığıdır. Kur’an ı Kerim’in son bölümünde, şeytani düşünceler olarak Nas suresinde bahsedilir,’ o sinsi vesvesecinin şerrinden, o ki insanların kalbine kötü düşünceler fısıldar, gerek insanlardan olan gerek cinlerden olan.
Miasma insan zihnine şüphe sokmaktan başka bir işe yaramaz.Bazı negatif duyguların haklı nedenleri olabilir.Mesela , bütün suçluluk duygusu uygunsuz değildir, daha yüksek bir farkındalık seviyesinden gelip yapmakta olduğumuz şeyden vazgeçilmesi gerektiğini yoksa diğerlerinin bundan zarar göreceğini haber eder.
Korkunun haklı ve değerli bir yeri vardır, gerçekten koruyucudur , ama sürekli korku hayatı yaşanmamış kılar, çevre seçimimizi, eş seçimimizi, karar verme sistemimizi belirler, bütün hayatımız bu çerçevede oluşur ya da bundan kaçınmakla geçer.
Kişinin hayatı ya miasmatik tutkunun hegomonyasındadır ya da ondan kaçınmak ile geçiyordur. İki durumda da şartları dikte eden miasmadır.
Miasmalar doğuştan getirdiğimiz bozukluklar ve düzensizliklerdir.Kim olduğumuzu, ne yapmak istediğimizi ve kimlerle ilişki kurmak istediğimizi belirler.Bütün korku ve fobilerimizin toplamıdır. Depresyon, korku, hatta baskı altında sakin rasyonel bir davranış bile miasma tarafından dikte edilmiş içgüdüsel stres cevabıdır.
Düşünce her zaman hareketten önce oluşur, niyet  her zaman sonuçtan önce vardır.
Her şey ve herkes yakında açığa çıkacak olan fiziksel enerjiye sahiptir.
Eski mistiklerin deyişiyle, dünyada oluşan herkes, her şey ve her olay, daha yüksek bir düzlemde halihazırda oluşmuştur ve vardır .
Enerji önce gelir ve bir kez açığa çıktı mı fiziksel  forma ulaşana dek yoğunlaşır.
Enerji demek, düşünce bile oluşmadan önce  koşulların harekete geçmiş olması demektir.
Vücut gibi bir hadise , ondan önce oluşan şablon gereği meydana gelir. Önce ruh ve zihin vardı sonra beden posasına girdi.
Herkesin benzer enerjileri hayatlarına çeken bir enerji düzlemleri vardır. Bu enerji de o insanın karşılaştığı kişiler, yaşadığı olaylar ve ya hastalıklar olarak açığa çıkmaktadır. Yani Miasman ne ise miasmanın kapsadığı enerjiyi yatkınlığı ve hastalığı kendine çekersin.
Bazen etrafımızda ki  insan hayatlarında bazı döngülerin sürekli tekrarladığına şahit oluyoruz.
Bazıları hayatlarında dramdan başka bir şey bilmezken ,diğerleri aşktan başka bir şey yaşamıyor. Bazıları için şiddete maruz kalmak olağan bir şey iken başka biri için filmlerden bildiği bir olay olarak kalıyor.
 J.T. Kent 'in miasma fikrine göre , insanların ‘ temiz sayfa ‘ olmadığını göstermiştir. Her birimiz ana rahmine düşerken enformasyon bombardımanına tutuluruz . Bütün olasılıklar biz daha ilk nefesimizi almadan derlenmiştir . Embiriyonun içinde yaşlı adam hali hazırda bulunmaktadır.
 Depresyona meyilli bir kalıtımsal yapıyı kabul etmeyip, sadece hayat koşullarının mutlu bir çocuğu, depresif bir yetişkine dönüştürdüğünü düşünmek hatalıdır.
Embiriyonun oluşumundan bu yana down sendromlu bir çocuğun down sendromlu olmadığı bir dönem var mı ? İlk nefesimizden son nefesimize potansiyelimizin ötesine geçtiğimiz bir dönem yoktur.
Yakınlarda korku filimi izlemenin sonrasında ruhsal çöküntü yaşayan küçük bir kızın vakası vardı.
 Tabi ki bir sürü kişi sansürlerin katılaşması için ayağa kalkmıştı.Filimin kendisini suçlamayalım demiyorum, ama o ancak hali hazırda kişide bulunan bir şeyi tetikleyebilir.
Miasmanın kişinin geleceğini kaderci bir şekilde belirlediğini düşünmüyorum, ama strese karşı verdiğimiz içgüdüsel tepkiyi belirlediği kesin. Sadece stresin etkilerinin değil, nedenlerinin de miasmatik olarak belirlendiğini düşünüyorum.
Bir örnekle netleştirmek gerekirse, sifilis miasması etrafında şiddet barındırır. Bu, o kişilerin şiddet içerikli olduğunu göstermez, aura veya enerji tamı tamına olmak zorunda değil, ama şiddet herhangi bir formunda sifilistik miasmanın etrafındadır.Bu aura veya enerji miasma ile bağlantılı olarak kişiyi çevreler. Mesela, iki kişi yolda yürüyor, biri pisorik diğeri sifilistik miasmadan, ve orada gizlenmiş bir soyguncu var, kuvvetle muhtemeldir ki sifilistik miasmadan olan saldırıya uğrayacaktır.Ya da siphilitik miasma kendini olayın içinde bulacaktır.
Kısacası, eğer bir durum sürekli tekrar ediyorsa, bu bilinçaltı düzeyinde ve ya enerji düzleminde, kişinin kendi enerjisiyle ilgilidir.
Benzer benzeri sadece tedavi etmez, çeker de. Neden ?Çünkü tedavi benzerlikte yatar.
 Fark edilmemiş problem düzeltilemez. Eğer doğamızın açığa çıkması ve üstesinden gelinmesi gereken yönleri varsa önce varlığından haberdar olmak gerek, öyle ki yadsınamaz şekilde yüzümüze çarpınca,  onu ancak problem olarak görebiliriz.
Bu problem bizde olan miasma ile aynı karakterdedir.Bu problem bizdeki miasma şablonunun dışavurumudur.
 Bu şablon başımıza gelen olayları belirler, başka türlüsü olamaz. Miasmanız  bir kere anlaşıldı mı bu birbirinden bağımsız oluşan olayları önceden tahmin edebilirsiniz.
Bu fiziksel pataloji için de geçerlidir; potansiyel her zaman çıktıdan önce oluşur.Kimse fiziksel ya da entelektüel potansiyelinin ötesine geçemez, kişi buna göre yaşar.
Her ne kadar kişinin potansiyelini son noktasına kadar kullanıp kullanmamak kendi özgür iradesine bağlı olsa da;Her birimizin etrafında bir enerji hüzmesi vardır ve bu enerji kendimizle ilgili düşüncelerimizi ve etrafımızda oluşan olayları belirler.
 Hastanın hayatında oluşan olayları sırasıyla dinlemek kişinin nasıl bir enerjiye sahip olduğunu belirlememiz için en iyi yoldur.
 Seçtikleri kelimelere dikkat edin, kendilerine çektikleri insanlara dikkat edin, hobilerine, başlarına gelen en kötü olaylara ve geçirdikleri kazalara; burada bir şablon vardır ve bu şablonun diğer adı miasmadır. Bu şablon görünürdür, genetik mirastır ve tedavi edilebilir.

  
 Hepimiz eninde sonunda varış noktasına geleceğiz; bu geçişi ya tecrübeli ve bilge bir şekilde yapacağız ya da hayat bizi kontrolüne alıp tecrübelerle bunu bize öğretecek.
Ve en önemlisi de , miasmatik şablon değiştirilebilir, ama bu köklü bir hayat tarzı  ya da zihin kalıplarının değişikliğini gerektirir.
Hering kanunlarına göre oluşan  bir semptom yada hayat dersi dikkate alınmazsa , daha ağır semptomlar ve ya daha ciddi olaylarla aynı şey bize öğretilmeye çalışılacaktır.










13 Şubat 2017 Pazartesi

HAYVANLARDA HOMEOPATİK TEDAVİLER

Homeopati ile ilgili yapılan çalışmalara birkaç örnek (8)
HAYVANLARDA HOMEOPATİK TEDAVİLER

"Hayvanlar ve bitkiler kullanılarak yapılan çalışmalar da oldukça ilgi görmektedir. Homeopatik bir ilaç olan Apis Melifica 7CH- 9CH’nin (arı iğnesi zehrinden elde edilen bir ilaç) iyonize radyasyona maruz kalmış kobaylarda görülen eriteme üzerinde koruyucu bir etkisinin olduğu gözlendi. (J. Bildet, M. Guyot, F. Bonini, et al., "Demonstrating the Effects of Apis mellifica and Apium virus Dilutions on Erythema Induced by U.V. Radiation on Guinea Pigs," Berlin Journal of Research in Homeopathy, 1990, 1:28).
Bir başka deneyde beyaz fareler 100 ila 200 rad (öldürücü olmayan dozaj) gücünde X radyasyona maruz bırakıldılar ve 24, 48 ve 72. saatlerde değerlendirildiler.
 Radyasyondan önce ve sonra Ginseng 6X, 30CH ve 200CH ile Ruta graveolans 30CH ve 200CH verildi.
Plasebo alan farelere kıyasla, homeopatik ilaç alan farelerde hücre ve kromozomlarda anlamlı biçimde daha az hasar görüldü. (A.R. Khuda-Bukhsh, S. Banik, "Assessment of Cytogenetic Damage in X-irradiated Mice and its Alteration by Oral Administration of Potentized Homeopathic Drug, Ginseng D200," Berlin Journal of Research in Homeopathy, 1991, 1,4/5:254. Also Khuda-Bukhsh, A.R. Maity, S., "Alteration of Cytogenetic Effects by Oral Administration of Potentized Homeopathic Drug, Ruta graveolens in Mice Exposed to Sub-lethal X-radiation," Berlin Journal of Research in Homeopathy, 1991, 1, 4/5:264).
Doğal zehirli maddelerin homeopatik dozlarının koruyucu ve terapötik etkisini değerlendirmek üzere yürütülen 100’den fazla araştırma çalışması mevcuttur. Alman araştırma enstitülerinden ve Amerika Walter Reed Hastanesinden bilim adamları bu araştırma çalışmalarının bir meta analizini yapmak üzere birlikte çalıştılar. (K. Linde, W.B. Jonas, D. Melchart, D., et al., "Critical Review and Meta-Analysis of Serial Agitated Dilutions in Experimental Toxicology," Human and Experimental Toxicology, 1994, 13:481-92).
Homeopatik ilaçların klinik araştırmaları üzerinde yapılan meta analizlerde olduğu gibi, bu çalışmaların da birçoğunun bir yönüyle eksik olduğu bulundu. Bununla birlikte yüksek kaliteye sahip çalışmalarda elde edilen pozitif sonuçların negatif sonuçlardan iki kat fazla olduğu da ortaya çıktı. Sub-moleküler düzeyi (12 CH’den daha güçlü) test eden araştırmacıların mevcut olan en eksiksiz ve istatistiki açıdan da daha anlamlı sonuçlar veren çalışmaları tasarlamış olduklarını da bu noktada belirtmek oldukça önemlidir.
Biraz daha açmak gerekirse, bazı araştırmacılar özellikle farelere ham doz halinde arsenik, bismut, kadmiyum, cıva klorid ve kurşun verdiler. Araştırma bu zehirli elementlerin ham dozlarına maruz kaldıktan sonra bu maddelerin homeopatik mikro dozlarının koruyucu olarak verildiği ve tekrarlı homeopatik dozajlarla tedavi gören hayvanların plasebo alan hayvanlara kıyasla bu maddeleri idrar, dışkı ve terleme yoluyla daha yüksek yüzdelerde attıklarını gösterdi.
Alman araştırmacılar Sepia 200CH süt veren ineklerinin plasebo alanlara oranla doğum sırasında daha az komplikasyon yaşadıkları sonucuna vardılar. (A.V. Williamson, W.L. Mackie, W.J. Crawford, et al., "A Study Using Sepia 200CH given Prophylactically Postpartum to Prevent Anoestrus Problems in the Dairy Cow," British Homoeopathic Journal, 1991, 80:149. Ayrıca aynı araştırmacılar tarafından gerçekleştirilen araştırmalara da başvurmakta fayda vardır: "A Trial of Sepia 200," British Homoeopathic Journal, 1995, 84:14-20).
Diğer deneylerde domuzlara verilen Lachesis, Pulsatilla ve Sabina veya Caulophyllum’la birlikte Lachesis, Echinacea ve Pyrogenium gibi daha az güçlü ilaç kombinasyonların enfeksiyonlara ve ayrıca yavrularda ishale karşı koruyucu ve terapötik etkiye sahip olduğu görülmüştür. (G. Both, "Zur Prophylaxe und Therapie des Metritis-Mastitis- Agalactic: Komplexes des Schweines mit Biologischen Arzneimitteln," Biologische Tiermedizen, 1987, 4:39).
Domuzlar üzerinde yapılan bir başka çalışma başta Caulophyllum 30CH olmak üzere homeopatik ilaçların ölü doğum oranını azaltabileceğini göstermiştir. Plasebo alan domuzlarda 103 normal, 27 ölü doğum meydana gelirken (%20,8), Caulophyllum 30CH alanlarda 104 normel, 12 ölü doğum meydana gelmiştir (%10,3). (Christopher Day, "Control of Stillbirths in Pigs Using Homoeopathy," Veterinary Record, March 3, 1984, 114,9, 216. Ayrıca, Journal of the American Institute of Homeopathy, December 1986, 779, 4:146-47).
Bir başka ilginç deneyde iribaşların bulunduğu suya Thyroxine 30X (tiroid hormonu) kondu. Plasebo alan iribaşlara kıyasla, homeopatik dozajlarda ilaç alan iribaşların kurbağaya dönüşmeleri yavaşladı. Bunun nedeni ham haliyle tiroksin alınmasının morfojenezi hızlandırmasıdır, homeopatik bakış açısıyla potentize edilmiş troksinin de bunu yavaşlatmasını düşünmek mantıklıdır. (P.C. Endler, W. Pongratz, G. Kastberg, et al., "The Effect of Highly Diluted Agitated Thyroxine on the Climbing Activity of Frogs," Veterinary and Human Toxicology, 1994, 36:56. Also, P.C. Endler, W. Pongratz, R. van Wijk, et al., "Transmission of Hormone Information by Non-molecular Means," FASEB Journal, 1994, 8, Abs.2313).
Çok geniş kapsamlı ve ayrıntılı bir çalışma da 1941-42 yıllarında bir İskoç homeopati bilim adamı olan W.E Boyd tarafından yürütüldü. (W.E. Boyd, "The Action of Micro doses of Mercuric Chloride on Diastase," British Homoeopathic Journal, 1941, 31:1-28; 1942, 32:106-11). Bu araştırma cıva kloridin mikro dozlarının distazın (tohumların filizlenmesi sırasında üretilen bir enzim) etki etme biçimi üzerinde istatistiksel açıdan anlamlı bir etkisi olduğunu gösterdi. Bu araştırma o kadar dikkatli bir şekilde tasarlanmış ve yürütülmüştü ki, Amerika Tıp Fakültesi dekanı "Boyd'un tekniği en üst düzeydeki bilimsel çalışmalara bir örnek teşkil ediyor" yorumunda bulundu. (Mock, D., "What's Going on Here, Anyway? A Review of Boyd's 'Biochemical and Biological Evidence of the Activity of High Potencies,'" Journal of the American Institute of Homeopathy, 1969, 62:197).
Moscow People’s Friendship University’de yürütülen bir çalışmada bir homeopatik ilaç olan Nux Vomica’nin etkisinin ardından mide ve duedonumun masküler duvarının elektrik etkinliği incelendi (A. Zavadskaya, K. Privalova, S. Pasin, G. Loukas, Homeopati Bölümü). Kediler üzerinde yapılan bir deneyde, Nux Vomica 30CH ilacının mide kası, gövde, pilorus ve düodenal bulbustaki elektrot bölgelerine uygulanması sonucu meydana getirdiği etkiler incelenmiştir. İlacın uygulanmasının ardından, gövdede masküler aktivite 3,2 kat, pilorusta 2,1 kat artmış; düodenal bulbusta ise 2,2 kat azalmıştır. Deney homeopatik ilaç Nux Vomica’nın mide fonksiyonu üzerinde etkisi olduğunu kanıtlamıştır. Bu deneyin sonuçları bu ilacın homeopatik deney kanıtlarıyla örtüşmektedir.
Aynı üniversitede yürütülen bir başka araştırmada, başka bir homeopatik ilaç olan Hydrogenium Peroxydatum 30CH uygulanması nedeniyle hipoksi koşulları altında bulunan farelerin dayanıklılıkları araştırılmıştır (A. Chochlov, A. Zavadskaya, Ch. Efstathiou, G. LoukasHomeopati Bölümü). İki grup fare kullanılmış, bunlardan birine homeopatik ilaç, diğerine ise plasebo verilmiştir. Plasebo alan fareler daha sağlıklıyken homeopatik ilaç alan fareler güçsüzleşmiştir. İki grubun da yüksek irtifa koşullarında bulunduğu bir deneysel model kullanıldı. Homeopatik ilaç alan fareler hipoksi koşullarına daha hızlı ve iyi bir şekilde adapte oldular. Ayrıca, normal koşullara geri döndüklerinde normal hallerini daha çabuk geri kazandılar ve diğer gruptaki farelere oranla hayat süreleri daha uzundu. "

BİLİMSEL ÇALIŞMALAR VE HOMEOPATİ

ARAŞTIRMALAR VE HOMEOPATİ
Her gün homeopatiye şüpheyle yaklaşan insanlarla tartışıyoruz.  Diğer yandan, bazıları ise fanatik ve homeopatinin etkinliği konusunda ikna olmuş durumdalar. İkinci grubu kendilerinde veya ailelerinde kayda değer bir iyileşme görmüş olanlar oluşturuyor.
Homeopati doktorların büyük çoğunluğu tarafından kabul edilmezken, homeopatlar, homeopatik tıbbı sunulmuş bir lütuf gibi görmüş ve bu yüzden bunu kanıtlamaya çalışmamışlardır. Bu bağlamda “inanmayanlara” homeopatik tıbbın ne şekilde işlediğini göstermeye uğraşmaksızın homeopatik “materya medika” bilgisini zenginleştirmek amacıyla belli maddelerin etkinliğiyle ilgili deneylerin üzerine odaklanmışlardır.
Bazı bilim adamları homeopatiyi ilaçları etki mekanizmalarını bilmeden kullandığını iddia ederek sıklıkla eleştirmektedir. Bu sadece homeopati için geçerli olan bir durum değildir. Günümüzde pek çok geleneksel ilacın reçeteli olarak verildiği ve etkili olduğu bir gerçektir ancak bunların da etki mekanizmalarını bilmiyoruz.  Buna örnek olarak aspirini ve reçeteyle verilmelerine rağmen hala etki mekanizmaları bilinmeyen antibiyotikleri verebilirim.
Homeopatik tıbbın etkinliğini ele almak için farmakolojide “ilaçların bifazik cevabı" olarak bilinen ilkeye başvurmamız gerekir. Bu ilkeye göre her ilacın dozaja bağlı iki etki fazı vardır. Bu anlamda araştırma ilacın etkinliğinin dozajın artmasıyla birlikte artmasından çok, maddenin daha düşük dozlarının yüksek dozların aksine sonuçlar verdiğini tutarlı bir şekilde kanıtlamıştır. Örneğin atropinin normal tıbbi dozlarının parasempatik sistemi inhibe ettiği ve pitüiter bezlerde kuruluğa neden olduğu, daha düşük dozların ise salgılarda artışa neden olduğu kanıtlanmıştır.
Yukarıda bahsedilen ilke 1879 yılında eş zamanlı olarak Hugo Schulz ve Rudolf Arndt tarafından keşfedilmiştir. Keşfedildiği dönemde Arndt - Schulz yasası olarak adlandırılmış ve günümüze kadar tıp sözlüklerine bu isimle girmiştir. Biraz daha açmak gerekirse, bu araştırmacılar zayıf uyaranların normal aktiviteyi hızlandırdığını, orta şiddette uyaranların askıya aldığını ve güçlü şiddetteki uyaranların normal aktiviteyi tamamen durdurduğunu keşfetmişlerdir. Örneğin iodin, bromin, merkürik klorit ve arseniğin düşük konsantrasyonları mantar (fungi) gelişmini artıracak, orta dozajlar durduracak, yüksek dozlar ise tamamen yok edecektir. 
Homeopatinin etkinliğine ilişkin ilk resmi olarak tescillenmiş çalışma 19. yüzyılda 1850’lerde bir kolera salgınının patlak verdiği dönemde yürütülmüştür.  Londra hastanelerindeki kolera sebepli mortalite Parlamento’da duyurulduğunda homeopatik hastanelerden elde edilen bilgiler buna dahil edilmemişti.  Parlamento üyelerinden biri homeopatik hastanelerden de bilgi almak konusunda ısrar etti. Bu müdahale sayesinde homeopatinin kolera tedavisinde sağladığı büyük başarılara ilişkin bilgi parlamentoya sunuldu. Londra Homeopati Hastanesinden gelen bilgiye göre koleralı hastalarda mortalite oranı %16,4’ken, tüm diğer hastanelerde bu oran %51,8’di.
Homeopatik tıbbın etkinliğini kanıtlamaya ilişkin en ciddi çabalar geçen yüzyılda gösterilmiştir. Homeopatik tıbbın etkinliğine yönelik bazı çalışmalar aşağıdaki gibidir.
Bir grup çalışma homeopatik ilaçların bireysel olarak uygulanmasına değinmektedir. 1991 yılında, Hollanda’dan üç profesör homeopatik ilaçların kullanıldığı son 25 yıla ait araştırmaların bir meta-analizini gerçekleştirdiler ve sonuçları British Medical Journal’da yayınladılar. (J. Kleijnen, P. Knipschild, G. ter Riet, "Clinical Trials of Homoeopathy," British Medical Journal, February 9, 1991, 302:316-323).
Bu meta analiz 107 kontrollü test çalışmasını kapsıyordu ve bunlardan 81’i homeopatik ilaçların etkili olduğunu, 24’ü etkisiz olduğunu göstermekteydi, geri kalan 2 çalışmadan ise sonuç elde edilememişti. Profesörler “pozitif sonuçların oranı bizim için sürpriz oldu” yorumunu yaptılar. Biraz daha açmak gerekirse şu verileri kaydettiler:
·         Üst solunum yolları enfeksiyonu vakalarında 19 testten 13’ü başarılı bir iyileşme olduğunu gösterdi.
·         Diğer enfeksiyonların tedavisiyle ilgili 7 testten 6'sında pozitif sonuçlar elde edildi.
·         Sindirim sistemiyle ilgili 7 testten 6'sında iyileşme görüldü.
·         İlkbahar alerjisiyle ilgili 5 testten 5’inde başarılı iyileşme görüldü.
·         7 testten 5’inde intra-abdominal cerrahi sonrasında daha hızlı iyileşme görüldü.
·         6’sından 4’ü romatizmal hastalıkların iyileşmesine yardımcı oldu.
·         20’sinden 18’i ağrı veya travma tedavisinde yarar gösterdi.
·         10’undan 8’i ruhsal problemlerin giderilmesinde pozitif sonuç gösterdi.
·         15’inden 13’ü çeşitli hastalıkların iyileşmesinde yarar gösterdi.

Homeopatik ilaçların kullanımına ilişkin başarılı veriler sunan çalışmaların yüksek yüzdesine rağmen, bu çalışmaların büyük çoğunluğu öyle veya böyle eksikti. Ancak, araştırmacılar 22 adet eksiksiz çalışma buldular, bunlardan 15 tanesi homeopatik ilaçların etkin olduğunu göstermekteydi. En iyi çalışmaların 15’inden 11’inin bu doğal ilaçların etkin olduğunu; çalışmalarının tasarımı ve yürütülmesi ne kadar iyi gerçekleştirilirse bu ilaçların etkin olduğunun ortaya çıkma yüzdesinin o kadar artacağını göstermesi büyük merak uyandırmıştır.
Bu sadece homeopati alanında gözlenmiş bir durum değildir. Son 25 yıl içinde tamamlanmış çalışmalara ait benzer bir yüzdelik oran geleneksel tıpta da ortaya konmuştur. Bu bağlamda, meta-analiz araştırmacıları şöyle bir sonuca ulaştılar: “Bu incelemede sunulan kanıtlar homeopatinin belli terapötik endikasyonları olan geçerli bir terapötik yöntem olduğunun kabul edilmesi için tatmin edici olacaktır”.
Homeopatik ilaçların etkinliğine dair yapılan bir diğer araştırma projesi ise astım hastalığının homeopatik tedavisine ilişkin bir izole çalışmaydı (David Reilly, Morag Taylor, Neil Beattie, et al., "Is Evidence for Homoeopathy Reproducible? (Homeopati Kanıtları Tekrarlanabilir Midir?)" Lancet, December 10, 1994, 344:1601-6.).
Glasgow Üniversitesinden araştırmacılar astım hastalarının hangi alerjik maddelere karşı en hassas olduğunu bulmak amacıyla geleneksel alerji testlerini kullandılar. Denekleri tanımladıktan sonra, hastalar biri homeopatik ilaçlarla, diğeri ise plaseboyla tedavi edilecek iki gruba randomize edildi. Homeopatik ilaç tedavisi görecek hastalara en hassas oldukları alerjik madde yüzlük sistemde 30. etki derecesinde verildi. (En yaygın alerjik madde ev tozundaki akarlardı). Deneye katılan kişiler homeopatlar ve geleneksel doktorlar tarafından muayene edildi ve değerlendirildi. Çalışma homeopatik ilaçlarla tedavi edilen hastaların %82’sinde iyileşme olduğunu, plasebo ile tedavi edilenlerde ise bu oranın %38 olduğunu gösterdi.
American Journal of Pediatrics’te yayınlanan bir başka çalışma da homeopatik tıbbın çocuklarda ishal tedavisinde kullanımını üzerineydi. (Jennifer Jacobs, L. Jimenez, Margarita, Stephen Gloyd, "Treatment of Acute Childhood Diarrhea with Homeopathic Medicine (Çocuklarda Akut İshalin Homepatik İlaçlarla Tedavisi): A Randomized Clinical Trial in Nicaragua," Pediatrics, May 1994, 93,5:719-25). Büyük çoğunluğu sanayileşmemiş ülkelerde olmak üzere her yıl 5 milyondan fazla çocuk ishalden ölmektedir.
81 çocuğu kapsayan bu randomize çift-kör çalışma Washington Üniversitesi ve Guadalajara Üniversitesi’nin işbirliğiyle Nikaragua’da gerçekleştirildi. Sonuçlar bireyselleştirilmiş homeopatik ilaçların çocuk ishali tedavisinde plaseboyla tedavi edilen çocuklara kıyasla klinik ve istatistiksel açıdan anlamlı iyileşme gösterdiğini ortaya koydu. Homeopatik ilaç alan çocuklar plasebo alan çocuklara göre %20 daha hızlı iyileşme gösterdiler. Daha şiddetli hasta olan çocuklar homeopatik tedaviye kayda değer şekilde cevap verdiler. Bu çalışmada her bir çocuğun semptomlarına göre bireyselleştirilerek seçilen toplam 18 farklı homeopatik ilaç kullanıldı.
İtalya'da rasgele seçilip çift kör çalışmaya dahil edilen 60 kişiyle homeopatik tedavinin migren üzerindeki etkisiyle ilgili bir çalışma yapıldı. Hastalar baş ağrıların sıklığı, yoğunluğu ve karakteristikleriyle ilgili bir anket doldurdular (Bruno Brigo, and G. Serpelloni, "Homeopathic Treatment of Migraines (Migrenin Homeopatik Tedavisi): A Randomized Double-blind Controlled Study of 60 Cases," Berlin Journal on Research in Homeopathy, March 1991, 1,2:98-106).
Bu kişilere yüzlük sistemde 30. etki derecesinde, tek doz homeopatik ilaç verildi, bu iki haftalık aralıklarda toplam dört defa tekrarlandı. Sekiz ilaç seçildi ve terapistlere hastalara iki ilaçtan herhangi birisini vermeleri için izin verildi. Plaseboyla tedavi edilen hastaların sadece %17’sinde migrenin iyileştiği görülürken, homeopatik ilaç alan hastaların oldukça etkili bir oran olan %93’ü iyi sonuçlar elde etti.
Kişiselleştirilmiş homeopatik tedaviyle ilgili bir diğer çalışma da homeopatinin romatoid artrit tedavisinde etkinliği üzerine yürütüldü. (R.G. Gibson, S. Gibson, A.D. MacNeill, et al., "Homoeopathic Therapy in Rheumatoid Arthritis(Romatoid Artritte Homeopatik Terapi): Evaluation by Double-blind Clinical Therapeutic Trial," British Journal of Clinical Pharmacology, 1980, 9:453-59).
Çalışmaya altı hasta dahil edildi. İki homeopat her bir hastaya kişiselleştirilmiş homeopatik ilaçlar reçeteledi. Ancak, hastaların sadece yarısına gerçek ilaç verildi. Geri kalanlar plasebo aldı.  Çalışma kişiselleştirilmiş homeopatik ilaçlarla tedavi edilen hastaların %82’sinde semptomlarda iyileşme görüldüğünü, plaseboyla tedavi verilen hastaların ise sadece %21’inde benzer derecede iyileşmenin olduğunu ortaya koydu.
Reçetelenen homeopatik ilaçlara dayalı çalışmaların yanı sıra, izole ilaçların hastalığın nedenine dayalı olarak test edildiği bir başka araştırma yöntemi daha mevcuttur. Bir toksik faktörün farklı diatezleri etkilemesi halinde, diatezin türünden bağımsız olarak, faktörün etkisine bağlı semptomların görüleceği bilinmektedir. Örneğin, zehirli bir yılan tarafından ısırılma sonucu farklı diatezlerde meydana gelen semptomlar genellikle kişinin diatezinden bağımsızdır. Hastalığın nedenine dayalı olarak gerçekleştirilen çalışmaların bazılarından aşağıda bahsedilmiştir.
II. Dünya Savaşı sırasında, İngiliz Hükümeti iki farklı merkezde (Londra ve Glasgow) yürütülen, çift-kör kontrol denemesini kullanan ve benzer sonuçların elde edildiği bir araştırmayı finanse etti. (R.M.M. Owen and G. Ives, "The Mustard Gas Experiments of the British Homeopathic Society (İngiliz Homeopati Derneği Hardal Gazı Deneyleri):  1941-1942, Proceedings of the 35th International Homeopathic Congress, 1982, 258-59).
Çalışmaya nörotoksik kimyasal silahlar (“hardal gazları”) nedeniyle vücudunda yanıklar meydana gelen ve homeopatik tedavi almış gönüllüler dahil edildi.  Tedavi planı kapsamında profilaktik madde olarak Hardal Gazı 30 CH kullanıldı ve tedavi olarak Rhus Toxicodendron 30CH ve Kali Bichromicum 30CH verildi. Homeopatik tedavi gören bireylerde önemli iyileşme kaydedildi.
Ayrıca, araştırmacıların Opium (afyon) 30CH, Cantharis 30CH and Variolinum 30CH’nin etkinliğini de test ettikleri ve bunların hiçbirinin etkinliğinin kanıtlanamadığı da belirtilmelidir. Araştırmada sadece bu ilaçlar test etmiş olsaydı, araştırmacılar homeopatik ilaçların hardal gazı yanıklarının tedavisinde etkili olmadığı sonucuna varabilirlerdi. Etkili bir homeopatik tedavinin kilit noktası daima doğru ilacın tanımlanması olacaktır.
Homeopatik tedavinin etkiliğinin kanıtlandığı bir diğer hastalık da diabetik retinittir. (Zicari, et al., "Valutazione dell'azione Angioprotettiva di Preparati di Arnica nel Trattamento della Retinpatia Diabetica," Bolletino de Oculistica, 1992, 5:841-848).
Retinit, retina inflamasyonu, görme problemleri, ödem, gözden gelen salgı ve zaman zaman retinanın içinden gelen kanamayla kendini gösteren bir diyabet komplikasyonudur. 60 hastanın dahil edildiği çift kör çalışmada Arnica 5CH verilmiştir. Sonuçlar Arnica 5CH ile tedavi edilen hastaların %47’sinde gözün merkezi kan akışının iyileştiğini ancak, plaseboyla tedavi edilen hastaların sadece %1’inde bu iyileşmenin kaydedildiğini ortaya koymuştur.  Buna ek olarak, ilacı alan hastaların %52’sinde gözün diğer kısımlarındaki kan akışında da iyileşme görülürken, plasebo grubunda sadece %1’lik bir kısımda benzer iyileşme kaydedilmiştir.
Fransa’nın en çok satan ve grip tedavisinde kullanılan ilaç aslında homeopatik bir ilaçtır. Oscillococcinum TM ticari adı altında satılan Anas Barbariae 200CH gribin erken safhalarında oldukça etkin bir ilaçtır. Grip olan 478 hasta üzerinde çift-kör çalışma yürütüldü. (J.P. Ferley, D. Zmirou, D. D'Admehar, et al., "A Controlled Evaluation of a Homoeopathic Preparation in the Treatment of Influenza-like Syndrome," British Journal of Clinical Pharmacology, March 1989, 27:329-35).
Çalışma, homeopatik ilacı alan grupta 48 saat içinde gripten kurtulan hasta sayısının plasebo grubuna kıyasla neredeyse iki katı olduğunu gösterdi.
İlaç tüm yaş gruplarında etkin gibi görünmekle birlikte, maksimum etkiyi yaşlı deneklere oranlara 30 yaş altı deneklerde göstermiştir. Ancak, daha ilerlemiş grip semptomları üzerinde etkinliği kanıtlanmamıştır. Bu durumlarda semptomlara göre daha iyi kişiselleştirilmiş bir homeopatik ilaç önerilir.
Kırım Üniversitesi’nde yürütülen bir çalışmada (Influence of various dilutions of homeopathic drugs on blood sedimentation rate by E. Sokol, E. Tefukova, G. Loukas) homeopatik ilaçlar olan Arnica, Millefolium ve Acidum Salicylicum sağlıklı deneklere 6X, 12CH ve 30CH olmak üzere farklı güç derecelerince verildi. 9 kişilik diğer gruba ise plasebo verildi. Salicylicum Acidum plaseboya kıyasla ESR’de nesnel bir değişiklik yaratan tek ilaçtı. Daha sonra Salicylicum Acidum 5 dakika kaynatılarak 10 kişilik bir gruba verildi. Bu uygulamada da alınan sonuçlar plasebodan farklı olmadı.
Hayvanlar ve bitkiler kullanılarak yapılan çalışmalar da oldukça ilgi görmektedir. Homeopatik bir ilaç olan Apis Melifica 7CH- 9CH’nin (arı iğnesi zehrinden elde edilen bir ilaç) iyonize radyasyona maruz kalmış kobaylarda görülen eriteme üzerinde koruyucu bir etkisinin olduğu gözlendi.  (J. Bildet, M. Guyot, F. Bonini, et al., "Demonstrating the Effects of Apis mellifica and Apium virus Dilutions on Erythema Induced by U.V. Radiation on Guinea Pigs," Berlin Journal of Research in Homeopathy, 1990, 1:28).
Bir başka deneyde beyaz fareler 100 ila 200 rad (öldürücü olmayan dozaj) gücünde X radyasyona maruz bırakıldılar ve 24, 48 ve 72. saatlerde değerlendirildiler.  
Radyasyondan önce ve sonra Ginseng 6X, 30CH ve 200CH ile Ruta graveolans 30CH ve 200CH verildi.
Plasebo alan farelere kıyasla, homeopatik ilaç alan farelerde hücre ve kromozomlarda anlamlı biçimde daha az hasar görüldü. (A.R. Khuda-Bukhsh, S. Banik, "Assessment of Cytogenetic Damage in X-irradiated Mice and its Alteration by Oral Administration of Potentized Homeopathic Drug, Ginseng D200," Berlin Journal of Research in Homeopathy, 1991, 1,4/5:254. Also Khuda-Bukhsh, A.R. Maity, S., "Alteration of Cytogenetic Effects by Oral Administration of Potentized Homeopathic Drug, Ruta graveolens in Mice Exposed to Sub-lethal X-radiation," Berlin Journal of Research in Homeopathy, 1991, 1, 4/5:264).
Doğal zehirli maddelerin homeopatik dozlarının koruyucu ve terapötik etkisini değerlendirmek üzere yürütülen 100’den fazla araştırma çalışması mevcuttur. Alman araştırma enstitülerinden ve Amerika Walter Reed Hastanesinden bilim adamları bu araştırma çalışmalarının bir meta analizini yapmak üzere birlikte çalıştılar. (K. Linde, W.B. Jonas, D. Melchart, D., et al., "Critical Review and Meta-Analysis of Serial Agitated Dilutions in Experimental Toxicology," Human and Experimental Toxicology, 1994, 13:481-92).

Homeopatik ilaçların klinik araştırmaları üzerinde yapılan meta analizlerde olduğu gibi, bu çalışmaların da birçoğunun bir yönüyle eksik olduğu bulundu. Bununla birlikte yüksek kaliteye sahip çalışmalarda elde edilen pozitif sonuçların negatif sonuçlardan iki kat fazla olduğu da ortaya çıktı.  Sub-moleküler düzeyi (12 CH’den daha güçlü) test eden araştırmacıların mevcut olan en eksiksiz ve istatistiki açıdan da daha anlamlı sonuçlar veren çalışmaları tasarlamış olduklarını da bu noktada belirtmek oldukça önemlidir.
Biraz daha açmak gerekirse, bazı araştırmacılar özellikle farelere ham doz halinde arsenik, bismut, kadmiyum, cıva klorid ve kurşun verdiler. Araştırma bu zehirli elementlerin ham dozlarına maruz kaldıktan sonra bu maddelerin homeopatik mikro dozlarının koruyucu olarak verildiği ve tekrarlı homeopatik dozajlarla tedavi gören hayvanların plasebo alan hayvanlara kıyasla bu maddeleri idrar, dışkı ve terleme yoluyla daha yüksek yüzdelerde attıklarını gösterdi.
Alman araştırmacılar Sepia 200CH süt veren ineklerinin plasebo alanlara oranla doğum sırasında daha az komplikasyon yaşadıkları sonucuna vardılar. (A.V. Williamson, W.L. Mackie, W.J. Crawford, et al., "A Study Using Sepia 200CH given Prophylactically Postpartum to Prevent Anoestrus Problems in the Dairy Cow," British Homoeopathic Journal, 1991, 80:149. Ayrıca aynı araştırmacılar tarafından gerçekleştirilen araştırmalara da başvurmakta fayda vardır: "A Trial of Sepia 200," British Homoeopathic Journal, 1995, 84:14-20).
Diğer deneylerde domuzlara verilen Lachesis, Pulsatilla ve Sabina veya Caulophyllum’la birlikte Lachesis, Echinacea ve Pyrogenium gibi daha az güçlü ilaç kombinasyonların enfeksiyonlara ve ayrıca yavrularda ishale karşı koruyucu ve terapötik etkiye sahip olduğu görülmüştür. (G. Both, "Zur Prophylaxe und Therapie des Metritis-Mastitis- Agalactic: Komplexes des Schweines mit Biologischen Arzneimitteln," Biologische Tiermedizen, 1987, 4:39).
Domuzlar üzerinde yapılan bir başka çalışma başta Caulophyllum 30CH olmak üzere homeopatik ilaçların ölü doğum oranını azaltabileceğini göstermiştir. Plasebo alan domuzlarda 103 normal, 27 ölü doğum meydana gelirken (%20,8), Caulophyllum 30CH alanlarda 104 normel, 12 ölü doğum meydana gelmiştir (%10,3). (Christopher Day, "Control of Stillbirths in Pigs Using Homoeopathy," Veterinary Record, March 3, 1984, 114,9, 216. Ayrıca, Journal of the American Institute of Homeopathy, December 1986, 779, 4:146-47).
Bir başka ilginç deneyde iribaşların bulunduğu suya Thyroxine 30X (tiroid hormonu) kondu. Plasebo alan iribaşlara kıyasla, homeopatik dozajlarda ilaç alan iribaşların kurbağaya dönüşmeleri yavaşladı. Bunun nedeni ham haliyle tiroksin alınmasının morfojenezi hızlandırmasıdır, homeopatik bakış açısıyla potentize edilmiş troksinin de bunu yavaşlatmasını düşünmek mantıklıdır.  (P.C. Endler, W. Pongratz, G. Kastberg, et al., "The Effect of Highly Diluted Agitated Thyroxine on the Climbing Activity of Frogs," Veterinary and Human Toxicology, 1994, 36:56. Also, P.C. Endler, W. Pongratz, R. van Wijk, et al., "Transmission of Hormone Information by Non-molecular Means," FASEB Journal, 1994, 8, Abs.2313).
Çok geniş kapsamlı ve ayrıntılı bir çalışma da 1941-42 yıllarında bir İskoç homeopati bilim adamı olan W.E Boyd tarafından yürütüldü. (W.E. Boyd, "The Action of Micro doses of Mercuric Chloride on Diastase," British Homoeopathic Journal, 1941, 31:1-28; 1942, 32:106-11). Bu araştırma cıva kloridin mikro dozlarının distazın (tohumların filizlenmesi sırasında üretilen bir enzim) etki etme biçimi üzerinde istatistiksel açıdan anlamlı bir etkisi olduğunu gösterdi. Bu araştırma o kadar dikkatli bir şekilde tasarlanmış ve yürütülmüştü ki, Amerika Tıp Fakültesi dekanı "Boyd'un tekniği en üst düzeydeki bilimsel çalışmalara bir örnek teşkil ediyor" yorumunda bulundu. (Mock, D., "What's Going on Here, Anyway? A Review of Boyd's 'Biochemical and Biological Evidence of the Activity of High Potencies,'" Journal of the American Institute of Homeopathy, 1969, 62:197).
Moscow People’s Friendship University’de yürütülen bir çalışmada bir homeopatik ilaç olan Nux Vomica’nin etkisinin ardından mide ve duedonumun masküler duvarının elektrik etkinliği incelendi (A. Zavadskaya, K. Privalova, S. Pasin, G. Loukas, Homeopati Bölümü).  Kediler üzerinde yapılan bir deneyde, Nux Vomica 30CH ilacının mide kası, gövde, pilorus ve düodenal bulbustaki elektrot bölgelerine uygulanması sonucu meydana getirdiği etkiler incelenmiştir. İlacın uygulanmasının ardından, gövdede masküler aktivite 3,2 kat, pilorusta 2,1 kat artmış; düodenal bulbusta ise 2,2 kat azalmıştır. Deney homeopatik ilaç Nux Vomica’nın mide fonksiyonu üzerinde etkisi olduğunu kanıtlamıştır. Bu deneyin sonuçları bu ilacın homeopatik deney kanıtlarıyla örtüşmektedir.
Aynı üniversitede yürütülen bir başka araştırmada, başka bir homeopatik ilaç olan Hydrogenium Peroxydatum 30CH uygulanması nedeniyle hipoksi koşulları altında bulunan farelerin dayanıklılıkları araştırılmıştır (A. Chochlov, A. Zavadskaya, Ch. Efstathiou, G. LoukasHomeopati Bölümü).  İki grup fare kullanılmış, bunlardan birine homeopatik ilaç, diğerine ise plasebo verilmiştir. Plasebo alan fareler daha sağlıklıyken homeopatik ilaç alan fareler güçsüzleşmiştir. İki grubun da yüksek irtifa koşullarında bulunduğu bir deneysel model kullanıldı. Homeopatik ilaç alan fareler hipoksi koşullarına daha hızlı ve iyi bir şekilde adapte oldular. Ayrıca, normal koşullara geri döndüklerinde normal hallerini daha çabuk geri kazandılar ve diğer gruptaki farelere oranla hayat süreleri daha uzundu.
Aynı üniversite tarafından yürütülen bir başka araştırmada, homeopatik ilaç Berberis vulgaris’in lenfatik drenaj üzerindeki etkisi araştırılmıştır (A. Zavadskaya et al.). Bitki ruhu ve 3., 6. ve 30. güç derecelerindeki homeopatik ilaçlar farelere verilmiştir. En başta ilaç verilmeden önce renkli maddenin bağırsaklardan mezentere drenaj süresi ölçülmüştür. Ardından çeşitli ilaçlar test edilmiş ve drenaj süresi ölçülmüştür. Sonuçlar üzerinde yapılan çalışma potentize edilmiş Berberis Vulgaris’in lenfatik drenajı artırdığını, aynı bitkinin ruhunun ise sınırlandırdığını göstermiştir.  Özellikle 3. ve 6. güç dereceleri bağırsaklardaki drenajı mezentere oranla daha fazla artırdı, 30. güç derecesi ise aynı artışı hem bağırsaklarda hem de mezenterde sağladı.
Homeopatik tıbbın etkinliğiyle ilgili yürütülen bazı çalışmaların sonuçlarını tartıştık. Bazıları için yukarıdaki çalışmalar homeopatik tıbbın etkinliğini kanıtlamak için yeterliyken, diğerleri için bunlar hiçbir şeyi kanıtlamamaktadır. Her ne kadar homeopati uygulamalarından fayda görmüş binlerce hasta en iyi kanıt olsa da, homeopatik tıbbın etkinliği üzerine yapılan çalışmalarda kaydedilen ilerlemeye büyük bir ilgiyle yaklaşılmaktadır.


6 Şubat 2017 Pazartesi

MOLLUSKUM ; ÖZELLİKLE ÇOCUKLARI ZORLAYAN HASTALIĞIN HOMEOPATİK TEDAVİSİ

Tedavisi zor bir hastalığa sonuç alınmış  Homeopatik yaklaşım                                                              06.02.2017


Molluskum Kontagiosum nedir?
Molluskum kontagisum virüslerin neden olduğu, derinin üst tabakasının kanser dışı bir gelişimidir. Siğile benzer, fakat farklı bir virüs tarafından oluşur. Molluskum Kontagiosum ismi virüsün deri teması ile kolayca dağılabildiğini gösteren bir tanımlamadır. Molluskum Kontagiosum Pox virüs ailesine üye bir virüstür. Bu virüs derideki küçük bir sıyrıktan veya kıl diplerinden deriye girer ve molluskumları oluşturur. Hastalık herhangi bir iç organı etkilemez.
Molluskum nasıl görünür?
Moluskum genellikle deri renginde ve pembe renkli kubbe şeklinde gelişimler oluşturur. Yüzeyi hafif parlak olup merkezinde hafif bir çöküklük mevcuttur. Molluskum göğüs, karın, kol, kalça ve kasık bölgesinde gruplar halinde görülür. Bazen yüzde ve göz kapaklarında da görülebilir. Molluskumlar deri teması ile bulaştıklarından, genellikle derinin birbirine sürtündüğü koltuk altları ve kasıklarda görülür. Molluskumlar sıklıkla kırmızı olabilir. Bu durum molluskumlar kendiliğinden yok olmaya eğilim gösterdiklerinde olur. Bağışıklık sisteminde bozukluk bulunan hastalarda molluskumlar büyük boyutta olabilir ve yüzü tutabilir.
 


Molluskum nasıl oluşur?
Molluskum enfeksiyonu bulunduran kişinin derisi ile direk temas ile bulaşır. Hastalık sıkı teması olan kişiler arasında daha sık görülür. Hastalık çocuklarda sıktır. Cinsel bölgede görülürse hastalık cinsel temas ile bulaşır. Hastalığın ortak kullanılan objelerle bulaşma olasılığı vardır. Moluskum çocuklara havuz yolu ile de bulaşabilir.

BULAŞICIDIR Molluscum contagiosum bulaşıcıdır. Hastalığın bulaştıktan sonra kuluçka dönemi 2 hafta ile 6 ay arasındadır.

Kişi kendi kendine de enfeksiyonu bulaştırabilir; Molluscum contagiosum papüllerini kaşımak, virüsün papüllerin etrafına veya vücudun başka noktalarına bulaşmasına neden olur.

Enfeksiyon bir insandan diğerine çok kolaylıkla aktarılır. Bu nedenle aile içinde birden fazla çocuk varsa birinden diğerine bulaşmaması için önlem alınmalıdır.
Molluscum contagiosum, tedavi olmadan doğal olarak kendi kendine iyileşme eğilimindedir.
Ancak bu uzun bir süreç olabilir. Tüm lezyonların ortadan kalkması 6 aydan 5 yıla kadar sürebilir.

Molluskumlar derinin bir alanından diğer alana kolaylıkla bulaşabildiklerinden, bazıları gerilerken yeni molluskumlar gelişir. Bağışıklık sisteminde bozukluk olan hastalarda hastalık daha dirençli olabilir.
Tedaviden sonra hastalık tekrar eder mi? 
Hastalık tedavi edildikten sonra tekrar edebilir. Hastalık yalnızca bir kaç tane iken, erken tedavi edilirse bu olasılık daha düşüktür. Az sayıda Molluskum bulunması, hastalığın yayılması açısından en az riski taşır.

TETİKLEYİCİ FAKTÖRLER

Bu hastalığın çok bulaşıcı olduğu düşünüldüğünde çocuklar arasında direkt ciltten cilde temas bulaşmayı kolaylaştırır. Örneğin; oyunlar, kontamine nesneler, yüzme havuzu, spor salonu gibi yerlerde virüs bulaşmış alanlar hastalığın kolayca başka çocuklara aktarılmasına neden olur.
Yetişkinlerde seksüel ilişki bulaşma faktörüdür.
Diğer tetikleyici bir faktör, cilt bariyer yapısında meydana gelen değişimlerdir. Kuru cilt, egzama, atopik dermatit, kesikler ve aşınma ile bu hastalık daha hızlı gelişebilir.
Son olarak; bağışıklık sistemimizde meydana gelen zayıflıklar virüsün çoğalmasını kolaylaştırır. Yetişkinlerde özellikle HIV, kanser hastaları ve kortikosteroid veya bağışıklığı baskılayan ilaçlar kullananlarda bu durum gözlemlenir.



MOLLUSKUM'UN DENENMİŞ VE UYGULANMIŞ HOMEOPATİK TEDAVİSİNDE 
ÖZELLİKLE KULLANILAN REMEDYLER




1. THUJA OCCIDENTALİS : Thuja occ. yada Bati mazısı yada Kanada mazısı kozalaklar ailesinden reçineli ağaçdan elde edilen bir remedy'dir.
Hahnemann'ın  döneminde yapılmış bir ilaçtır . Thuja,organizmanın mevcut şartlarını o kadar değiştirir ki ,Thuja verilmeden önce çalışmamış olan homeopatik ilaçlar daha sonra tedavi edici olur.
Thuja 'nın tedavi gücü sikozla sınırlı değildir ve hastanın semptomları uygun ise sikoz bulunmamasına rağmen diğer ilaçlar gibi tedavi sağlayabilir.

Molluskum farkedilir farkedilmez  Hastanın Yaşam gücüne göre tek kuru doz  1M yada 10M  Thuja Occidentalis

2. NİTRİ ACİD   : Özellikle,mukozlar,vucudun doğal orifisleri,yani ağız ve anüs gibi mukozaların ciltte birleştiği yerlerde etki gösterir.Buralarda irrite edici tahriş edici ve kolay kanayan akıntılar eşliğinde ülserler ve iritasyon oluşturur. Ülserler karekteristik olarak düzensiz ortaya çıkar, yüzeyde yayılma eğilimi gösterir. Nitri acid'in ülserleri çok bol miktarda granülasyonlarla,aknelerle doludur ve en küçük temasla bile çok kolay kanar .Soğuk su uygulamaları kötü gelir.
Nitri acid bezler kemikler ve ciltte de etkili olur  ama vucut orifislerinde mukoza ile orifisin geçiş noktalarında her zaman özellikle etkisi vardır.

Nitri acidi molluskum farkedilip özellikle ilerlemiş ise Thuja dan 3 gün sonra  hastanın yaşam gücüne göre hergün 30C  yada 200C lezyonlar kurumaya başlayıncaya kadar devam edilmelidir. Daha sonra gelişme ve iyileşme durursa homeopat duruma göre karar verecektir.

Acut olarak ilk etapta bu remedy uygulamalarından sonra homeopatınız  YAPISAL REMEDİ  ile tadaviye devam edecektir.  





Özellikle cilt yüzeyinden  uygulanıp hastayı rahatlatacak destek ürünler : DENENMİŞ VE FAYDASI GÖRÜLMÜŞTÜR. 
  
LR ALOE VERA BOX kiti  ; İçerisinde %90 a yakın doğal aloe vera diğer bir ürününde de aloe vera ve propolis olan ürünler ...

Homeopatik remedylerle beraber 

1 .Emergency sprey , ilk olarak , yaraların üzerine sürülecek
2. Aloe Vera Concentrae jel   sprey den ort.5dk sonra sürülecek
3. Aloe Vera Propolisli Krem 2.jelden 5dk.sonra sürülecek.

Not :
Molluskum tedavisi için öncelikle Doktorunuza başvurunuz. Çözüm bulamadığınız durumda Homeopatınıza danışınız. İlaç ve doz ayarlarını  Homeopatınız hastanın yaşam gücüne ve durumuna  göre belirler. Homeopatınıza danışmadan kesinlikle Remedy almayınız.




Homeopat  Meryem Bilgin 

İletişim : 0533 368 06 94